|
|
|
|
Yüreğimizin yağının eridiği, kalplerimizin titrediği, vicdanlarımızın
sızladığı uç noktadır Necdet Koçak. Meslektaşım, ağabeyim, dava
arkadaşım ve dostum Necdet Koçak hakkında yazmaktan ve konuşmaktan
sakınır ve kaçınır olduk 28 yıldır. Bu konu, sevenleri arasında çok acil
olduğunda kısaca bahsedilir ve bitirilir. Sonra
Sonra gözlerimiz dalar
ufuklara, boşluğa, gittiği cennete ve hasretin verdiği özlemle içimize
akar gözyaşlarımız
HAYATI
07.04.1939da Kerkükte doğan Nejdet Koçak ilk, orta ve lise tahsilini
Kerkükte tamamladı. Babası Nurettin Ali Tevfik, bir Türkmen
öğretmeniydi. 1958 yılında Türkiyeye gelerek Ankara Üniversitesi Ziraat
Fakültesi Tarım Makineleri Bölümüne girdi. 1962 yılında bu fakülteden
Ziraat Yüksek Mühendisi olarak mezun oldu. Daha sonra Kerküke döndü ve
1962-64 yılları arasında Tarım Bakanlığına bağlı Zirai Donatım
Müdürlüğünde çalıştı. 1964 yılında Türkiyeye tekrar geldi ve 1966
yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesinde Masterını, 1969
yılında da aynı üniversitede doktorasını tamamladı. Daha sonra Iraka
döndü ve 1970 tarihinden itibaren Bağdat Üniversitesi Mühendislik
Fakültesinde öğretim görevlisi olarak göreve başladı. 1976 yılında
Doçent oldu.
Türkiyeye gelirken adı Necdet olan şehidimiz, Nejdet Sançarı Ankarada
görüp tanıyınca, ismini bu çok sevdiği büyüğümüzünkine benzetmesi
saygısı icabı oldu ve bundan sonra hep Nejdet ismini kullandı.
Necdet Koçak, milli dava uğruna daha ortaokul ve lise dönemlerinde
çalıştı. Nitekim 1959 yıllında Kerkük Katliamında şehit edilen Türkmen
lideri Ata Hayrullahın gizli olarak kurduğu gençlik teşkilatında
faaliyet gösterdi ve başkanlığını yaptı.
14 Temmuz 1958de Irakta Krallık idaresinin Albay Abdülkerim Kasım
tarafından devrilmesinde, 19 yaşındadır. Bundan sonraki gelişmeleri
yakından gözlemleyecek ve engin milliyetçi ruhunda sentezleyecektir.
İhtilalden 3 ay sonra 22 Ekim 1958de Barzani (Molla Mustafa Barzani
(1903-1979), şimdiki Mesut Barzaninin babası) Kerkükten büyük
nümayişlerle geçerek Süleymaniyeye gider. Peşine taktığı yüzlerce
komünist Kürt büyük azgınlıklar içinde, önlerine gelen Türklere hakaret
ederler, hadise çıkartırlar, Kerkükü terk edin, Kerkük bizimdir diye
bağırırlar. Kürtlerin emellerini ve bugünkü noktaya nasıl gelindiğini 50
yıl önceden göremeyen devlete devlet denir mi? Ya da ne denir?
Mart 1959da Türklere karşı bir sindirme hareketi başladı. Yılların
Kürt-Arap çatışması unutuldu ve Türke karşı sindirme ve imha hareketi
başlatıldı. Haziran ortasına kadar Türklere tam anlamıyla kan
kusturuldu.
14 Temmuz 1959; Iraktaki ihtilalin seneyi devriyesidir. Şehir tam bir
bayram havası içindedir. Fakat sadece Kürtler kamyonlara doldurulmuş,
ellerinde sopalar, taşlar ve silahlarla şehri dolaşıp Türkleri tehdit
ediyorlardı. İlk olarak bir Türk kahvesini basıp içeridekilere ateş
ettiler. İlk şehit Kahveci Osmandır. Hırslarını tatmin edemiyorlardı,
şehidimizi bir arabanın arkasına bağlayıp caddelerde sürüklediler.
Sokağa çıkma yasağı konuldu, ama Kürtler hariç. Sokakta yakalanan çoluk
çocuk bütün Türkler barbarca öldürüldü, işkence edildi, direklere
asıldı, açtıkları çukurlara diri diri gömüldü ve iki ayrı arabaya
bağlayıp parçalandı. Başta Lider Binbaşı Ata Hayrullah olmak üzere 36
Türk şehit edildi. Maalesef Türkiye bütün bunları seyretti ve Birkaç
Yüz Türk için Irakla dostluğumuzu bozamayız diyen bakanları bünyesinde
bulunduran Türk Hükümeti, cinayetler karşı suskun kaldı ve Kasım
ihtilaline dostluk elini uzattı.
Genç Necdet, bütün bu soykırımları, cinayetleri, Türklere karşı oynanan
kalleşçe oyunları birebir yaşadı. Bu olayları Türkiyeye bütün detayıyla
ilk defa getiren ve duyuran kişi oldu. Hazırlanan yeni anayasada,
Irakın altıda bir nüfusunu teşkil eden Türkmenlerin yer almayışını
hemen gördü. Bunun Orta Doğu petrol bölgesinde Türkiyenin söz hakkını
sıfıra indiren İngiliz taktiği olduğunu fark edecek ve olayların önünü
ve arkasını çok iyi takip ederek, milletine karşı tertiplenen gizli
planları sezecek ve şahadetine kadar sürecek 22 yıllık ömrünü bu gözlem
ve sezgilerine göre programlayacaktır.
22 Mart 1979 tarihinde Türkiye hesabına casusluk yapmak ve Türkçülük
suçu isnat edilerek tutuklandı. 10 ay gibi uzun bir süre nerede olduğu
bile bilinmedi. Söylediklerine inanmadılar. Zincirlere vurdular Vakit
namazlarını kılmasına izin vermediler. Kurtarılması için Devrin
Cumhurbaşkanına, Başbakanına, bakanlarına ulaşılmıştı. Temas edilen
hariciyeciler, körkütük aptala yatıyorlardı. Sonuçta, bu dava adamı
kurtarılamadı. Uzun süren mahkeme safahatı, Türkiyeyi idare edenler
açısından bir hicap tablosudur, yüz karasıdır.
On ay sonra 16 Ocak 1980 tarihinde ilk ve son defa görüldüğünde, idam
edileceğini bildiği halde her zamanki gibi vakur, dimdik ve asildi. Son
anlarında kendisini yalnız bırakmayan gençlere söylediklerini özellikle
yazmak istiyorum:
Hiçbir şey değişmesin. Doğru olduğunu bildiğiniz yolda devam edin.
Söyleyin arkadaşlara korkmasınlar.
Ben kimsenin adını vermedim. Bu dava yerde kalmayacaktır.
Ağaç budandıkça göverir.
Ağacın özünde de kurt var. 27 gün önceki mahkemede beni ihbar edenlerin
isimlerini verdiler. Sen bu toplumun liderisin, bir isim listesi
vereceğiz, bu listede tanıdıklarının karşısına işaret koyarsan
kurtulursun, senin için pek çok devletin teşebbüsü var, görevine iade
edip göz önünde bulundurmamızı istiyorlar, aksi halde idam edileceksin
dediler. Ben listeyi görmek istemiyorum. Sizin iftira ettiğiniz gibi
vatana ihanet etmedim. Bu vatana ihanet etmem, sadece Türküm ve
Türklerin de öz memleketlerinde herkes gibi bütün haklarına sahip
olmalarını istiyorum.
16 Ocak 1980 sabah karşı saat 6.44de Bağdatta Saddam rejimi tarafından
idam edildi, şahadet şerbetini içerek şehitlere serdar oldu. Dava
arkadaşları Abdullah Abdurrahman, Adil Şerif, Dr. Rıza Demirci ve Halit
Akkoyunlu Onu bu cennet yolculuğunda yalnız bırakmadılar.
Cenaze, Irak gizli servisi nezaretinde, aileden birkaç kişinin
iştirakiyle gizlice kaldırıldı.
Türkiyeden bir partinin lideri, idamları müteakip Saddam Hüseyin
tarafından özel surette Bağdata davet edildi. Devlet başkanlarına
yakışır bir biçimde cömertçe ağırlandı. Bu zat Türkiyeye döndüğünde,
Irakta Türklere baskı yapılmadığını, idam edilenlerin de, camilerde
namaz kılan halkın yüzüne kezzap döken teröristler olduğunu söylemek
gaflet, dalalet ve hıyanetinde bulundu.
KENDİSİ GÜZEL, AHLAKI GÜZELDİ
Necdet Koçak kadar temiz, içi dışı bir, Onun kadar yiğit, yakışıklı
güzel Türk görmedim diyen pek çok dostumuz vardır.
Necdet Koçak, temiz, düzgün fizikli, kırmızı yanaklı, güler yüzlü, güler
gözlü, erkek güzeli yakışıklı, sempatik, cana yakın bir kişiliği ile
hemen fark edilirdi. Her zaman itinalı ve temiz giyinir, güler yüzüne
ince bıyıkları çok yakışırdı.
O, az insanda rastlanabilecek gönül zenginliğine ve ruh güzelliğine
sahipti. Gençlik yılları dâhil bütün ömrü boyunca, arkadaş ve
akranlarından ahlaki anlamda en küçük bir zaafı görülmedi.
Konuşurken iç dünyasındaki güzelliklerin pırıltısı gözlerinde okunur,
yüreğinin sıcaklığı ve aydınlığı bir tatlı tebessüm halinde yüzüne
aksederdi. Rahmetliyi tanıyıp da sevmeyen bir insan yoktur. Ses tonu ve
davranışları kararlı, insana huzur veren bakışları derin ve anlamlı idi.
Hasbiliği, fedakârlığı, cesareti, çalışkanlığı, yani bir insanı kâmil
mertebelere ulaştırabilecek davranışların tamamını, Necdet Koçakın
günlük yaşayışlarında mükemmel bir tablo halinde görmek mümkündü. Namaz
vakitleri gelince, kibarca yanındakilerden izin ister namazlarını
kılardı.
O, bir gün bile öfkeli görülmedi. Ağzından bir defa olsun kötü söz
duyulmadı. Karşısındakine her zaman:Bir insan ancak bu kadar halim
selim, bu kadar ölçülü ve terbiyeli olur dedirtirdi.
Herkese sevgi ile yaklaşırdı. Sohbet etmediği, samimi davranmadığı kimse
yoktu. Hayatta iken de, şehit edildikten sonra da, Onun hakkında
olumsuz tek kelime den olmamıştır.
Gösteriş bilmezdi. Yüzünden nur akardı. Saflığın, masumiyetin, iç ve dış
temizliğinin, ihlasın adeta timsaliydi. O hiç nursuz görülmedi.
Sevilecek insandı ve öyle oldu. Her kes sevdi Onu. Sanki şehit olmadan
şehitlik nurunu yüzünde taşıyordu.
TAM VE KAMİL BİR DAVA ADAMIYDI
Necdet Koçak ne istiyordu? O, Irakta Türklerin her türlü zulüm ve
katliamdan kurtarılarak, yok olmadan insan gibi yaşamalarını istiyordu.
Dillerini, kültürlerini, törelerini, milli kimliklerini,
kaybetmemelerini, birliklerini korumalarını isterdi.
Onun için yorgunluk, şahsi meşgale yahut mazeret söz konusu değildi.
Onun hayat felsefesi davasına hizmet esası üzerine kuruluydu. Haberli
ya da habersiz günün her saatinde yanınızdakilerle birlikte kapısı
çalınabilirdi. Gelenleri yüzünden hiç eksilmeyen aydınlık tebessümüyle
karşılar, hiç üşenmeden yorulmadan Irak Türklerini, Kerkükü, üzerindeki
baskıları, tehditleri, gelecek için düşündüklerini anlatırdı.
1960ların başlarında, Türkiye dışında yaşayan Türklerin varlığından söz
edenlere, bilimsel gerçeğe yani sosyalizme kafa tutmaya çalışan
hayalperest Turancılar nazarıyla bakılırdı. O şartlarda Necdet Koçak bir
kardelen gibi, kendi tarihine bigâne duyarsız sosyal muhitin karlı ve
buzlu kış günleri kadar sert ve acımasız ortamında, ilkbaharı müjdeleyen
bir sıcak nefes gibiydi.
Necdet Koçak, bütün bir ömrü cephedeymiş gibi yaşayan ve zoru başaran
ender bir Türk Milliyetçisi idi. Onda bir imparatorluk mirasçısı edası
vardı. Kerkükün nerede olduğunu bilmeyenlere, Kerkük ve Kelkiti
birbirine karıştıranlara, yüzü al al yanarak açıklamalarda bulunmak,
Onun bitmez tükenmez gayretleri arasındaydı. Onun sayesinde Kerkük
Ankaranın bir semti, Erzurumun hemen ötesindeki Bayburt gibi yakın,
sıcak bir mekân oldu. Türk dünyasına yakınlığımızı hissettik. Davasından
hiç ama hiç sapma göstermedi.
Her sohbetinde karşısındakilere mutlaka bir şeyler öğretirdi. Kendi
neslinin de, kendinden öncekilerin de fikir babasıydı. Tam anlamıyla
aksakallısıydı. Irakta Türk varlığını dava haline getiren Odur.
Sanatın ve sporun bir milletin tanınmasındaki önemini çok iyi kavramış
ve arkadaşlarını teşvik etmişti
Lozanda Musul ve Kerkükün Irak hudutları içine bırakılması ve Türkiye
Cumhuriyeti Devletinin Irak Türkleri ile ilgilenmemesi Onun ıstırabı
idi. 1958 ihtilalinde, Bağdat Paktına dayanılarak Türkiye Iraka
müdahale edebilirdi. 1990 Körfez savaşında da, Müttefiklerimizin
ısrarlarına rağmen Kerkükü içine alabilecek bir müdahale maalesef
gerçekleşmedi.
Nihayet 2003 Mart teskeresinin reddedilmesi, Kerkük Türküne ve Güneydeki
problemin çözümüne tam bir ihanet olmuştur.
NECDET KOÇAK BİR LİDERDİ
O, bir liderde aranan bütün vasıfları benliğinde taşıyor ve çevresindeki
gençleri bilinçlendiriyordu. Zamanla Irakta yaşayan bütün Türkmen
aydınları Türk-İslam bilinciyle Ona bağlandılar, Onu lider gördüler.
Kendisinden yaşça büyük olanlar bile Ona ağabey diye hitap ederlerdi.
O çok büyük bir kabiliyetti. Gerçek bir liderin haiz olması gereken tüm
yüksek meziyetleri kendinde toplayan karizmatik bir kişiliğe sahipti.
Yüreğinde kin ve nefrete yer yoktu. Son derece dürüst, mütevazı ve o
nispette bilgili ve kültürlü idi.
Kısa sürede milletin bir ümit ışığı ve sembolü haline gelmişti. Onun
beş projesi meşhurdur: Çiftlik, Hastane, Gazete, yayınevi ve Okul.
Bağdat Üniversitesindeki çalışmalarından çok umutluydu. Türkiyedeki
bilimsel çalışmaları beğenmez, bizleri tembellik ve öze inmemekle
suçlardı. Birlikte projeler yapılmasından söz ederdi.
Irak dönme, Saddamın ne yapacağı belli değil, sana zulmedilmesinden
korkuyoruz tarzındaki ikazlara, Olur mu hiç! Iraktaki çocuklarımızı,
kardeşlerimizi nasıl sahipsiz bırakabiliriz. Kerkükü ikinci bir Kıbrıs
durumuna düşürmemeliyiz. Ben gitmek mecburiyetindeyim diye cevap
verirdi.
Allahın yarattığı her Türkmen bizim insanımızdır, onu kaybetmeye, ya
da kazanmamaya tahammülümüz olmamalıdır derdi.
Yiğitler bir yola dönmemek üzere girerler. Bağdatta bir değil 1000
Saddam olsa Necdet Ağabey yine gidecekti. Ve gitti.
Bıraktığı boşluğu dolduracak kimse bu kadar yıldır çıkmadı.
BİZ HALA ŞOKTAYIZ
Bu dava binlerce şehit verdi. Nelerimizi kaybetmedik? Kimlerin kaybına
alışmadık ki? Ancak aradan 28 sene geçti ve hala hadiseye intibak
edemeyişimiz gariptir. Sanırım Onu kurtarmak için denediğimiz yollar az
geldi. İdamdan kurtulabilir miydi? Kurtarılamadığı kesin, ama sanki Onu
zindandan kurtarmanın başka yollarını da denemeli idik. Bize bu
yakışırdı mı diyoruz? Bu dünyada Nejdet Ağabeyi kurtaramayacaksak niye
yaşıyoruz mu diyoruz? Kahroluyoruz.
Onun yolunda gidenler çıkacaksa, Onun davası kucaklanacaksa, Onun
yeri doldurulacaksa belki ancak hüznümüz hafifler.
Allahın rahmeti üzerine olsun Ağabeyim.
Seninle cennette buluşmak istiyoruz.
Sen Allahın izniyle şefaat edici olacaksın.
Bizleri de unutma diyoruz.
YANAR KERKÜK
MUM KİMİN YANAR KERKÜK
YAĞ YANDI FİTİL BİTTİ
AHRINDA SÖNDÜ KERKÜKBU ALMA DÖRT OLAYDI
KANIMA DERT OLAYDI
BOYNUMU VURAN CELLÂT
KEŞKE BİR MERT OLAYDI
|