27.08.2011
|
| |
mnakip@yahoo.com
Bugünden Düne Bakış
2003 yılında iktidara gelen AK Parti, son seçimlerde toplam
oyların %50sini alarak daha güçlü bir şekilde üçüncü
hükümetini kurdu. Herkes tarafından olağan kabul edilen ve
alkışlanan bu başarı Ortadoğuda ve bilhassa Arap âleminde
büyük sevinçle karşılandı. Bunun sebebi açıktır. Kendi
despot ve eskiyen yönetimlerinden usanan Arap halkı,
ümitlerini istikrarlı Türkiye Cumhuriyetine bağlamışlardır.
Yönetimlerine karşı ayaklanan Arap ülkeleri artık Türkiyeyi
örnek göstermektedir. Hele Filistin meselesinde İsraile
karşı Sayın Erdoğanın duruşu hem Arap halkı hem de Arap
medyası tarafından yürekten alkışlanmaktadır. Sayın
Davutoğlunun mekik diplomasisi ve iyi niyetli teşebbüsleri
sadece Arapların değil, dünyanın dikkatini çekmektedir. Bu
sevinci, Irakın ayrılmaz bir parçası olan Türkmenler de
duyarak, geleceğe daha umutla bakmaya başlamışlardır. Çünkü
her zaman Irak Türkleri huzurlarını, Türkiyenin gücünde,
istikrarında ve başarısında bulmuşlardır. Doğrusu Türk
toplulukları içerisinde hiçbir cemaat kendisini Türkmenler
kadar Türkiyeye bağlı hissetmemiştir. Bu bağlanış, bir
aczin değil, bir samimiyetin ve mensubiyet ruhunun mahsulü
olup, Türkiyenin cümle siyasî yelpazesinde bilinir ve
sanırım takdirle karşılanır.
Hatırlanacağı üzere, Birinci Ak Parti Hükümeti tarafından
hazırlanan 1 Mart Tezkeresi Mecliste kalınca Türkiye,
Iraktaki soydaşlarına öncelik vermişti. Çünkü savaş
öncesinde, hiç bir askerî, malî ve siyasî gücü olmayan
Türkmen siyasî örgütleri, Türk ordusunun Iraka girmesi
gerektiğini deklere eden yegâne Iraklı siyasî grup olmuştur.
Ayrıca 2002 Irak muhalefetinin Londra toplantısında (içinde
3 ayrı Türkmen siyasî cemaati olduğu halde) Irak Türkmen
Cephesi hariç, bütün Irak Siyasî grupları Erbil, Süleymaniye
ve Duhoku Kürdistan bölgesi olarak kabul etmiştir.
Cephenin böyle münferit ve bir o kadar tehlikeli karar
almasının yegâne sebebi, Türkiyenin bu istikametteki irade
beyanı olmuştur. Böylece büyük bir risk alan Irak Türkmen
Cephesi, onun bedelini hâlâ ödemektedir.
2003-2006 yılları arasında Türkiyenin Irak politikasında
Türkmenlerin ön sıralarda olduğunu görüyoruz. ABDnin Iraka
girmesinden ve Peşmerge kuvvetlerinin Kerkükü işgal
etmesinden sonra Türkiyenin Irak Türkleriyle yakından
ilgilendiğini, hatta bazı gazete yazarları, Irak
siyasetimizin tamamen Türkmen eksenli olduğunu yazmışlardı.
Irak Anayasasının 140. Maddesi gereği 31 Aralık 2007
tarihinde yapılması planlanan referandumun
gerçekleşmemesinde Türkiyenin rolü büyük olmuştu. Kürt
siyasetinin mimarları, Türkiyenin iradesini kulak ardı
ederek Kerkük sorununun çözülemeyeceğini artık idrak
etmişlerdir.
Durum Göründüğü Gibidir
Buna rağmen Türkiyenin Türkmenleri en yoğun önemsediği
zamanda bile bu ilginin derecesi, İranın Şii Iraklılarla ya
da ABDnin Iraklı Kürtlerle ilgilendiği kadar olmamıştır.
Tabii ki Türkiye İran gibi ideolojik davranan bir ülke
olamaz. Türkiye Cumhuriyeti, tarihi boyunca dış politikası
şeffaf, zararsız, barışçı ve iyi niyetli; içi neyse dışı da
o olan bir yol izlemiştir. Sayın Davutoğlunun Bakanlığı
devralmasından sonra Türkiyenin ve klasik-muhafazakâr
hariciye zihniyetinin ezberini bozacak ölçüde aktif ve atak
siyaseti kısa sürede Türkiyenin yıldızını parlatmış ve
danışılan bir ülke konumuna yükseltmiştir. Ancak her nedense
bu ataklık ve aktiflik Irakta yaşayan Türkmenleri pek
kapsam alanına almamıştır. Türkiyenin Türkmen politikası
genelde çekingen, arka sıralarda, geçici, temelsiz, nisbî,
marjinal ve dalgalı olurken, siyasetçilerden çok
bürokratlara bırakılmıştır. Bu geçmişte de böyle olmuş bugün
de aynıdır. Türkiyede birçok insan bunu doğal karşılamakta
ve Türkmenlerin, birinci gündem maddesi olmalarının
imkânsızlığından söz etmektedir.
2007den sonra Iraktaki (biraz da Türkiyenin içindeki)
gelişmeler, Türkiyenin Kuzey Irak konusunda siyaset
değiştirmesine sebep olmuştur. Türkiye 2008 yılına kadar pür
Irak eksenli, bütüncül ve Kürt yönetimi ile Bağdat üzerinden
ilişki kurma politikası izlerken, bugün Erbilde bir
konsolosluk açarak bu bölgeyle doğrudan ilişki kurma
siyaseti izlemeyi tercih etmektedir. Nitekim bu bölgeyle
ticarî ilişkilerimiz bir hayli gelişmiş, Sayın Başbakanımız
ve diğer bakanlarımız Erbili ziyaret etmişlerdir. Ayrıca
hiçbir taviz talep etmeden ya da karşılık beklemeden Erbil
ve Süleymaniyeye hava uçuşları çok önceleri sağlanmıştır.
Yani, Kürt bölgesi artık Bağdat üzerinden değil, İstanbul
üzerinden dünya ile ilişki kurabilmektedir.
Türkmen siyasî grupları bu açılımdan büyük bir rahatsızlık
duydukları söylenemez. Her ne kadar bu açılımın Türkmenlere
bir faydası olmamışsa, bir zararı da yoktur denilebilir.
Ancak bu açılım Türkmenlerde bir dışlanma ve giderek formül
dışı kalma hissi yarattığı da bir gerçektir. Erbil ve
Süleymaniye Türk firmalarının katkılarıyla süratle imara
kavuşarak, bir cazibe merkezi olmaya yüz tutmakta ve
doğrudan dünya ile bağlantısını kurabilmekteyken; Kerkük,
Telafer ve Tuzhurmatu gibi Türkmen şehir ve kasabaları canlı
bombalarla, çocuk kaçırma eylemleriyle, işsizlikle, göçle,
susuzluk ve elektriksizlikle boğuşmaktadır. Buna ilaveten
Türkiyenin Sayın Başbakanı ve Bakanları tarafından Erbil
ziyaret edilirken, Kerkük ve Telafer gibi Türkmen şehirleri
ziyaret edilmemektedir. Bunların hepsi Türkmenlerin içinde
burukluk yaratmakta ve sorgulanmaktadır. Sıraladığımız bazı
meseleler Irakın iç meseleleri gibi görünebilir. Ama Kürt
Yönetimi isterse bu sorunlar zamana yayılarak pekâlâ
çözülebilir. Çünkü Kerkük, Diyale ve Musul ilçelerinin
asayişinden büyük ölçüde Peşmerge kuvvetleri sorumludur. Bu
şehirlerde ekonomik hayat tamamen olmasa büyük ekseriyetle
Kürt işadamları tarafından yönetilmektedir. Kürt yönetiminin
şah damarı Türkiyeden geçtiğine göre, bazı sorunlar,
Türkiyenin bir temennisi ile hallolabilecek niteliktedir.
Bilindiği gibi Türkiyenin Türkmen politikası ile Kürt
politikasını birbirine yaklaştırmak isteyenler çoktur.
Türkiye, Kürtlerin ve Türkmenlerin barış ve huzur içinde
bir arada yaşadıkları, birbirleriyle entegre oldukları bir
Kuzey Irak savunmalıdır diyenlerin yanında, Türkiyenin
Irak politikası, bu nedenle, Türkmenlerin haklarını güvence
altına alacak biçimde Kürt eksenli olmak zorunda diyerek
daha ileri gidenler de var. Bunlar hepsi kaale alınabilir.
Hatta bunun bir devamı olarak, nasıl ki her fırsatta Iraklı
Arap siyasetçileri Erbile gidip Barzaniyi ziyaret ederek
görüşebiliyorlarsa, Türkmenler de aynı şekilde bir heyet
kurarak böyle bir görüşme yapabilirler. Zaten aralarında
siyasî görüşmelerin olmadığı bir tek Türkmenlerle Kürtler
kaldı diyebiliriz. Ancak bunun sebeplerini iyi irdeleyip
doğru teşhis etmek lazım. Eğer bir açılım olacaksa bu
açılımı güçlü taraf başlatmalıdır. Bugün Irakta Kürtler
güçlüleri, Türkmenler de güçlü olmayanları temsil etmektedir.
En azından Kerkük gibi bir şehri adeta işgal edeceksiniz ve
Türkmenlerin arazileri üzerine kanunsuz inşaat yapacaksınız,
Kerkükün Kürdistanın kalbi olduğunu söyleyeceksiniz sonra
Türkmenlerin diğer Iraklı siyasî gruplar gibi size gelmesini
bekleyeceksiniz. Buna, zalimin mazlumu ayağına getirmeye
mecbur ve mahkûm etmesi denir. Ayrıca her ne kadar
Türkmenler mağdur ve zayıf, Kürtler baskın ve güçlü olursa
olsun, şartların eşit olduğu varsayılmalıdır. İşte
denklemdeki bu eşitliği, Türkiyenin dışında hiçbir güç
sağlayamaz. Bu misyonu ne bir asır Türkmenleri Araplaştırmak
isteyen Sünni Araplar, ne de İran eksenli siyaset yürüten
Şiiler üstlenir.
Türkmenlerin Çözülmeyen Meseleleri
Türkmenlerin 2003 yılından beri kendi başlarına üstesinden
gelemedikleri 3 siyasî ve 3 siyaset dışı ana sorunları
bulunmaktadır.
1. Arap ve Kürtlerden sonra üçüncü millet olarak kabul
edilmeleri ve en azından Türkmenlerin yerel yoğunluk
gösterdikleri bölgelerde Türkmencenin resmi dil kabul
edilmesi.
2. Kerkükün müstakil bir bölge olması ve Türkmenlerin bu
şehirde her konuda ve en azından üçte bir hakka sahip
olduklarının tescili,
3. Telafer ve Tuzhurmatunun il olmaları.
Bu üç haklı talep 2003 yılından günümüze kadar uzanan siyasî
konjonktürün bir sonucudur. Irak nüfusunun en fazla
%16-18ini oluşturan Kürtlere ikinci millet ve Kürtçeyi de
ikinci resmi dil olma hakkı verilirse, Irak nüfusunun
%8-10unu oluşturan Türkmenler de aynı hakları neden
istemesin? Neticede Kürt ve Türkmen nüfusunun tamamı Irak
nüfusunun %30unu oluşturmaktadır. Ancak, Türkmenlerin
üçüncü millet olmalarını kabul ettirmek anayasa
değişikliğini gerektiren ve gerçekleşmesi hiç de kolay
olmayan bir istek olduğunu da kabul etmek gerekir. Bu
haksızlık 2003 yılında yaşanan siyasî arbedenin bir sonucu
olup, Anayasa taslağı hazırlanırken siyasî olarak
Türkiyenin tamamen devre dışı kalmasından kaynaklanmıştır
denilebilir. Belki ileriki bir tarihte Türkmenler, siyasî,
sosyal ve ekonomik yönden güçlendikten sonra ve Türkiyenin
mutlak desteğini de arkasına alabildikten sonra bu haklı ve
müktesep haklarını gündeme getirebilir.
Kerkük bir sorunlar yumağı haline gelmiştir. Fiilen
Kürtlerin yönetiminde ama resmen merkeze bağlı bir şehirdir.
Şehre işgal maksadıyla giren yüz binlerce Kürt şehrin en iyi
yerlerini ele geçirmiş durumdadır. Çarşı-Pazar şehre
yerleşen (korsan) Kürt esnafı tarafından hiçbir vergi
ödemeden yönetilmektedir. Buna mukabil şehrin diğer
sakinleri Türkmen ve Araplar yavaş yavaş şehri terk
etmektedir. Bu kesimin kısıtlı sermayesi çocuklarının
kaçırılması yoluyla eritilmektedir. Enteresandır: Kerkükte
sadece Türkmenlerin çocukları kaçırılmakta, büyük fidyeler
istenmekte ve hepsi de talep edilen fidyeler ödenerek
çocukların kurtulması ile sonuçlanmaktadır. Hiçbir kaçırma,
kaçırılanların yakalanması ile neticelenmemektedir. Belediye
hizmetleri durma noktasına gelmiş su ve elektrik büyük bir
sıkıntı kaynağı olmuştur. Tayinler sadece Kürtleri
kapsamakta üniversite Kürtler tarafından yönetilmektedir.
Yani çözüm uzadıkça Türkmen ve Araplar zayıflıyor, Kürtler
ise güçleniyor.
Telafer şehri mum gibi erimekte ve şu anda Irakın en büyük
ilçesi olduğu halde sürekli nüfus kaybeden bir hayalet şehir
haline gelmek üzeredir. Bir zamanlar Telaferden çok daha
küçük birer ilçe olan Necef, Şiileri memnun etmek için,
Tikrit Saddam sayesinde ve Duhok da Kürtleri razı etmek için
il yapılmıştır. Sıra Telaferin il olmasına gelince Kürtler
yan çizmekte, Sünni Araplar da (Musul ili küçülür
bahanesiyle) şiddetle karşı geliyorlar. Yani kimse bir
Türkmen ilinin oluşmasını istemiyor. Bunun, uzun vadeli
olmak üzere tek çözümü var. Telafer şehrini demografik ve
ekonomik olarak güçlendirmek gerekmektedir. Yıllardır
gündemde olup ama herhalde sadece Barzaninin muhalefeti ile
bir türlü yürürlüğe giremeyen Ovaköy-Telafer ikinci bir
sınır kapısının açılması bu güçlendirmeyi sağlayacaktır.
TİKA ve Yunus Emre gibi başarılı kuruluşlarımız, Afrikanın
adını duymadığımız ülkelerine yardım hizmetlerini
götürebilirken, burnumuzun dibindeki Iraka hizmet elimizi
uzatamıyoruz. Yüzlerce Türk firmasının Erbil ve
Süleymaniyeye girmesine izin veren bir yönetim, TİKA ve
Yunus Emre gibi insanî amaçlara hizmet eden kuruluşlarımızın
da bölgeye girmesine izin vermesi sağlanmalıdır. Değil
sadece Irakta, bütün Arap ülkelerinde itibarı bu kadar
yükselen Türkiyenin, Barzaniden talep ederek bu sorunu
kolaylıkla çözebilir.
Gelelim siyaset dışı sorunlara. Aslında bu sorunlar bizce en
az siyaset içi olanlar kadar önemlidir. Çünkü bunlar
siyaseti besleyecek, onlara güç ve imkân temin edecek
kaynaklardır.
1. Türkmen eğitimi
2. Türkmenlerin ekonomik durumu
3. Sivil ve medya kuruşluların güçlendirilmesi
Bugün Irakta dağınık, disiplinsiz ve verimsiz de olsa bir
Türkçe eğitim sistemi vardır. Başta Kerkük olmak üzere bazı
şehirlerde (Türkmence değil) Türkiye Türkçesiyle eğitim
veren 11 yıllık temel eğitim veren okullar vardır. Bu eşsiz
müktesebat, Türkiyenin isteğiyle değil, Türkmenlerin
mücadelesiyle elde edilmiştir. Düşünün Telafer, Kerkük,
Erbil, Tuzhurmatu gibi Türkiyeden yüzlerce kilometre
uzağında körpecik çocuklar gencecik delikanlılar Türkiye
Türkçesiyle fizik, matematik kimya, edebiyat, tarih vs
dersleri görüyor. Bu Türkiyeyi gönülden memnun edecek bir
durum olmalıdır. Ancak, bu dersleri verecek öğretmenleri kim
yetiştirmeli, okullarda okutulan ders müfredatını kim
hazırlamalı, buralardan mezun olan öğrencilerden diğer
Iraklı öğrencilerle rekabet etmeleri için ayrıcalıklarını
kim sağlamalı? Elbette Türkiye. Unutmayalım Türkiye
1924-1930 yılları arasında Irakta soydaşlarının eğitim
materyallerini hazırlayıp gönderen bir ülkedir.
Yıllardır Türkmen gençleri lisans, yüksek lisans ve doktora
eğitimleri için Türkiyeye gelirler. Ancak, bu öğrencilerin
seçimleri, Türkiyedeki başarıları, geri dönüş oranları ya
da dönüp de iş bulabilmeleri ciddî bir problem. Bir basit
hesapla bugün en az 1000 Türkiye mezunu uzman Türkmenin
Irakta hizmet veriyor olması gerekmektedir. Ama manzara hiç
de iç açıcı değil. Öğrencilerin seçimi bir kargaşa, başarı
oranları düşük, geri dönüş oranları ise ciddî tartışma
konusudur. Aralarındaki ilişkiler de bir başka yara. Bu
sistem ehil ellere bırakılmalıdır.
Irakta Türkmen eğitimi, her şeyin kaynağıdır. Siyasette
başarılı, ekonomide söz sahibi, bürokraside muteber yer
almanın yolu kaliteli eğitimden geçer. Türkmen eğitimi kendi
başına ya da uzman olmayan kişilere bırakılmayacak kadar
önemli bir konudur.
Irakın son yarım asırlık tarihi içerisinde ekonomisi
serbest olmamıştır. Ama buna rağmen her zaman Türkmen
sermayesi ve sermayedarı olmuştur. Bu kişilerin çoğu Kerkük,
Erbil ve Bağdatta yaşamıştır. Fakat 2003ten sonra Şii
Araplar ve Kürtler arasında çok hızlı ve kaynağı belli
olmayan bir sermaye birikimi meydana gelmiştir. Bu arada
orta halli kalan Türkmen sermaye sahibi sürpriz bir sorunla
karşı karşıya kalmıştır: Çocuklarının kaçırılması ve fahiş
fidyelerle serbest bırakılmaları. Neticede elde-avuçta
kalanı heba etmemek için bu kişiler Iraktaki mal
varlıklarını satarak Türkiyeye gelip yerleşmişlerdir.
Türkmen iş adamları, Irakta iş yapmakta olan Türk firmaları
kanalıyla olsun, Türkmen iş adamlarına krediler temin ederek
olsun, giderek büyüyen Irak pazarından payını almaları
sağlanmalıdır. Bu, herhalde bir talimatla değil, Sayın
Başbakanımızın bir ricayla bile hallolacak bir meseledir.
Irakta, Türkiyede ve dünyanın muhtelif yerlerinde onlarca
Türkmen sivil kuruluşu ve medya aracı vardır. Hepsinin mali,
idari ve finans sorunları bulunmaktadır. Aralarındaki
koordinasyon zayıftır. Türkmen medya kuruluşları iki yılda
bir araya gelerek kendi sorunlarını tartışabilmektedir.
Sivil kuruluşlar ise zayıf, etkisiz, kaynaksız ve sahipsiz
bir vaziyettedir. Bunların mutlaka bir platformda toplanması
ve güçlendirilmesi gerekmektedir. Sivil kuruluşların
güçlenmesi, toplumsal mutabakatı güçlendirir ve siyasî
yapıyı besler. Hatta bazı köşe liderlerinin bile buralardan
çıkmasını sağlar.
Kısacası, Türkiye, Türkmenlerin meselesini benimseyerek
gündemin ilk maddeleri arasına alırsa işte o zaman
Türkmenler kendi ayakları üstüne durmasını becereceklerdir.
Türkmen evinin içini dizayn etmeye kalkışmak eskiden yanlış
olduğu kadar, bugün de yanlıştır. Daha önemlisi Türkiyenin
Ortadoğuda bu kadar önem ve güç kazandığı bir dönemde, bir
avuç soydaşına bu hakları elde etmesi ve onlara bu
çizdiğimiz açıdan bakması zor olmasa gerek. Kuranda
buyrulduğu gibi innemel amalü binniyyat (İşler, niyetledir).
Türkmenler Türkiyesiz Kalmamalıdır
Gelin sıdkımızı samimiyetle ortaya koyalım. Türkiye bir Türk
devleti olmakla beraber, özellikle Ortadoğuda mağdur
olanlara kol-kanat gerebilmiş güçlü, sözü dinlenir ve
belirleyici bir devlettir. Sınırların ötesinde silahsız,
parasız, sahipsiz ve himayesiz soydaşlarını kollamak ve
savunmak bir siyaset değil, bir mecburiyettir. Bugün Irak
topraklarında yaşayan Türkmenler, geçmişte Çanakkalede
düşmana karşı Anadoluyu savunmuştur. 1918 yılında
İngilizler Irakı işgal ederken en güçlü mukavemeti
Kerkükte görmüşlerdir. Nitekim şehri işgal ettikten bir
süre sonra terk etmek zorunda kalmışlardır. Ancak, takviye
güçler gelince şehri tekrar teslim alabilmişlerdir. Bugün
Türkmenler, Türkiyeye bağlanmayı arzulamıyor olabilir. Ama
kendi topraklarında şeref ve haysiyetle yaşamak istiyorlar.
İstedikleri haklar, hak ettiklerinden fazla değildir. Ama
siyasî, askerî ve malî güçleri olmadığından ve arkalarında
ABD ya da İran gibi kararlı ya da dirayetli bir destekçi
bulunmadığından bugün mağdur edilmektedirler. Türkiye, Irak
Kürtleriyle istediği kadar yakın bir ilişki kursun. Ama
Türkmenleri Irakın bütünü içerisinde görerek onları ihmal
etmek çok olumsuz sonuçlar doğurmaktadır.
Türkmenler Türkiyesiz bırakılmamalı ve Türkiyede sadece
yanık türküleri ile anılmamalıdır. Yoksa bu türküler
korkarım bir gün Türkmenlerin mezar taşı olur.
----------------------------------------
i Mustafa AKYOL, Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek, Yanlış
Giden Neydi? Bundan Sonra Nereye? Doğan Kitap, İstanbul,
2006, s. 193
ii Cengiz ÇANDAR, Kürt Sorunu ve Irakta Ezber Bozmak...,
Dünden Bugüne Tercüman, 24 Ağustos 2005.
|