Kerkük meselesinde agresif tutumlar törpülendi

12 Mayıs 2009, Salı

 

Türkiye'nin son dönemde daha da belirginleşen rolünü Cumhurbaşkanlığı Ortadoğu Danışmanı Erşat Hürmüzlü ile konuştuk. Ona göre, Ortadoğu'yla ilişkiler vizyon ve sistem dâhilinde ‘mesafesiz' hâle dönüştü.
Türkiye'nin son dönemde daha da belirginleşen rolünü Cumhurbaşkanlığı Ortadoğu Danışmanı Erşat Hürmüzlü ile konuştuk. Ona göre, Ortadoğu'yla ilişkiler vizyon ve sistem dâhilinde ‘mesafesiz' hâle dönüştü.

Türkiye'nin son yıllarda Arap ve İslam dünyasına yönelik geliştirdiği yeni vizyon ve bu coğrafyada değişen Türkiye algısı, ‘Davos duruşu'nun ardından daha net görüldü. Aynı zamanda Türkiye'nin bölgede üstlendiği kilit rolün mahiyeti de anlaşıldı. İsrail'in Gazze saldırısı bölgede yeni kırılmalar oluştursa da Türkiye'nin kucaklayıcı politikalarının bölgede yeni istikrar adaları oluşturduğu bir gerçek. Zaten, ABD Başkanı Barack Obama'nın Atlantik ötesi ilk ziyaretini Türkiye'ye gerçekleştirmesi Ankara'nın bu rolüne yoruluyor...

Dışişleri Başkanlığı'ndan Çankaya'ya çıkan Abdullah Gül ile Başbakan Tayyip Erdoğan ve kabinesi bu açılımları farklı kollardan yürütüyor. Ermenistan ile başlatılan yeni barış inisiyatifiyle, Suriye-İsrail dolaylı görüşmelerine zemin oluşturan da Ankara'nın bu yeni vizyonu. Türkiye'nin sistematik olarak gelişen vizyonunu, Cumhurbaşkanı Gül'ün buna katkısını ve bölgedeki yansımalarını, Gül'ün Ortadoğu Danışmanı Erşat Hürmüzlü ile konuştuk. Kerkük doğumlu Hürmüzlü, hem Irak'taki mevcut durum hem de Kerkük meselesi hakkında önemli açıklamalarda bulundu. 

-Ortadoğu ve İslam dünyası ile Türkiye arasında yeni bir ilişki düzeyi oluştu. Davos'u da hesaba katarak bu yeni ilişki boyutunu anlatır mısınız?

Türkiye'nin bölgesi ve dışında kalan ülkelerle ilişkileri daha önce de vardı. Avrupa'ya yönelişimiz Osmanlı'nın son döneminde başlamıştı, bugünün hadisesi değil. Ortadoğu'yla ilişkilerimiz de, coğrafyamızı değiştiremeyeceğimize göre, hâliyle belirli bir düzeyde devam etmiş. Bugün farklı olan şu: Bu ilişkiler bir sisteme bağlandı. Bunun başında bütün komşularla sorunların sıfıra indirilmesi geliyor. Balkanlar, Avrupa, Uzakdoğu, Ortadoğu ve Orta Asya ülkelerine yönelik ciddi açılımlar ilişkilerin sistematik olarak yürüdüğünü gösteriyor. Birtakım hedef ve vizyonlarınızı sistem üzerine oturtur, bu yönde yeni mekanizmaları, araçları devreye sokarsanız başarıya ulaşıyorsunuz.

-Dış ilişkilere yeni biz vizyon ve sistem getirildi...

Evet. Aynı zamanda Davos'ta sergilenen duruş da önemli. Bu duruş sadece Ortadoğu'da değil, bütün dünyada kabul gördü. Neden? Çünkü Davos'ta sergilenen kişilikli bir duruştu. Prensiplerinizi şu veya bu devlete göre değiştirmediğinizi gösteriyorsunuz. Onun için bu çıkış Türkiye'nin kişilikli duruşunu ortaya koydu. Dünya da bu duruşa sahip olan ülkeye saygı duyduğunu gösterdi.

-Yakın döneme kadar bu coğrafyaların insanları birbirine yabancıydı...

Hem Türkiye hem de o coğrafyada (Ortadoğu-Arap dünyası) birtakım şüphe ve peşin hükümler vardı. Bunu aşmak için birbirimizi anlamaya çalışmamız gerektiği fark edildi devletler arasında. İnsanlarla konuşmaya, görüşmeye başlandı, davetler yapıldı. Masada konuşuldu problemler. Türkler Arapları tanımıyordu. 80 senedir aramızda ciddi bir tercüme çalışması da olmadı. Bu iki coğrafya birbirinin bilim, sanat veya kültür zenginliklerinin, hatta Nobelli yazarlarının da farkında değildi. Bilenler de İngilizce, Almanca tercümelerden okuyordu. Ortadoğu enstitülerimiz vardı; ama yeterli değildi. Durum zaten ortada; bu iki coğrafyanın insanları şimdi Amerika'yı yeniden keşfediyormuş gibi birbirini tanımaya başladı.

-Osmanlı dönemindeki aktif bağlar neden kopmuş?

Vizyon meselesi gene. Birbirini tanımama, peşin hükümler olmuş. Birileri aramıza bazı konular koymuş ve demişler ki, ‘Türkler sizin hakkınızda şöyle düşünüyor.' Aynı şekilde aynı kişiler bize de ‘Araplar sizin hakkınızda şöyle düşünüyor' demiş. O dönemde bu söylentiler araştırılmamış ve sabit olarak kabullenilmiş. Fakat ne zaman ki bir araya gelip konuşmaya başladık, Ortadoğu'nun bizim için çok önemli olduğunu söyledik, onlar da Türkiye'nin kendilerini kucaklayabileceğini gördü. Türkiye'nin kendilerini Avrupa'ya taşıyabileceğini anladılar. Tarihî ve kültürel bağların yeniden canlandırılmasıyla birlikte kopukluğun giderilme gereği anlaşılınca aradaki meseleler kaldırıldı. Şimdi Balkanlar'da olduğu gibi Ortadoğu'da artık mesafesiz yakın ilişkiler oluştu.

-Dışişleri Bakanlığı'ndan gelen Cumhurbaşkanı Gül ilişkilerin normalleşmesinde etkili oluyor mu?

Çok etkilidir. Cumhurbaşkanı devleti bir bütün olarak görüyor. Hükûmetiyle, sanatıyla, kültürüyle, dış politikasıyla hepsini bir bütün olarak kucaklar ve takdim eder. Sayın Gül dışişleri bakanlığı ve başbakanlık görevleri esnasında Ortadoğu'ya seyahatler düzenledi. Bu seyahatler sayesinde güçlü bağlar kuruldu bölge devletleriyle. Cumhurbaşkanlığı döneminde de Gül'ün kucaklayıcı politikaları bölgede umut oluşturdu. 'Büyük devlet, güvenilir devlet' imajı oluşturdu Cumhurbaşkanı Gül ve çok yönlü ilişkiler tarihte görülmemiş bir oranda ivme kazandı.

-Liderler arası iyi münasebetler devletler arası ilişkileri etkiliyor...

İnsani münasebetlerin devletler arası ilişkilerde pozitif bir yeri vardır. Mesela Cumhurbaşkanı'nın son Irak ziyareti bu duruma iyi bir örnektir. Daha önce birçok lider sadece günübirlik ve sadece korunaklı yeşil bölgede kaldı. Fakat Cumhurbaşkanı, eşiyle yatılı kaldı, hem de yeşil bölgenin dışında. Hanımefendi Irak'taki yetimleri ziyaret etti, sosyal faaliyetleri izledi. Bağdat'ta kabuller yaptı. Büyükelçiliğimizi de beraber ziyaret ettiler. Dolayısıyla Sayın Gül'ün Irak ziyaretinde birçok ilkler yaşandı. Bunun yanında Sayın Gül ülkedeki bütün katmanlarla, bütün kesimlerle bir araya geldi. Hatta bu vesileyle daha önce birbiriyle konuşmayan gruplar Türkiye'nin davetine icabet edip aynı masada buluştu, görüş alışverişinde bulundu. Sadece Irak halkı değil, tüm Arap dünyası ziyaretin bu yönlerini gördü ve anladı.

-Gül'ün ziyaretinin Irak'taki iç sürece katkısı oldu mu?

Cumhurbaşkanı Gül, Irak ziyaretiyle o dönemde çatışma içinde olan Iraklı Şii ve Sünni grupları bir araya getirdi. Irak'ta özlenen bir tabloydu bu. Ziyarette Türkiye'nin ülkedeki tüm katmanlarla görüşmeler yapması hâlâ diyaloğun mümkün olduğunu gösterdi. Mesela farklı partilerdeki Türkmenler de, Kürtler de, Araplar da Gül ile bir araya geldi. Bu tablo gerçekten önemliydi. Umutlarımızı yeşertti.

-Başkan Obama'nın Çankaya ziyaretinde ABD'nin Irak'tan çekilmesi gündeme geldi mi? Türkiye çekilmeye nasıl yaklaşıyor? Bu aynı zamanda Büyük Ortadoğu Projesi'nin son bulması anlamına gelir mi?

Sadece biz değil, ABD'deki idare de şunun farkına vardı: Dünyada yeni bir süreç başladı. Eski sayfa kapandı. Eski sayfada ‘Benim yanımda olmayan karşımdadır.' anlayışı vardı. Fakat şimdi birtakım gerçekler var; yeni ABD Başkanı ‘Benim için diyalog önemlidir' diyor. Bu vizyonunu Türkiye ziyaretinde de telaffuz etmişti. Sayın Obama bundan herkesin emin olmasını istedi ve bu mesajı vermek için TBMM'yi seçti. Bu çok manidar. Sadece Türkiye'ye değil, tüm dünyaya sesleniyor 'Beni böyle görün' diyor. O bakımdan Ortadoğu'nun bu vizyona hazır olması ve uzatılan eli görmesi gerektiğini düşünüyoruz. Filistinliler arasındaki, Araplar arasındaki anlaşmazlıklar giderilmediği ve yeni ABD yönetimi karşısına birlik beraberlik içinde çıkılmadığı takdirde eski acılar yaşanır. Bir müddet sonra da ABD bu politikalardan  vazgeçebilir. Bu bağlamda Ortadoğu'ya da önemli görevler düşüyor, hazırlıklı olmaları gerekiyor. İyi cevap vermek lazım Washington yönetimine.

-Çekilme konusuna gelirsek...

ABD ile Türkiye iki müttefik ülke. Sadece Obama'nın ziyaretinde değil, NATO Zirvesi'nde de Başbakanımız ve Cumhurbaşkanımızla olan görüşmelerde bütün bu konular (çekilme) gündeme getirildi ve basına yansıdı. Görülüyor ki ABD müttefik olarak gördüğü Türkiye ile istişareye önem veriyor.

-Çekilme konusunda Türkiye'nin hazırlığı var mı?

Türkiye, Irak'ın egemenlik ve istikrara tekrar kavuşması ve  yabancı güçlerin çekilmesi konularında her türlü yardıma hazır olduğunu daha önce de teyit etti.

-ABD'nin çekilmesi Irak'ta hemen bir normalleşme getirmeyecek sanırım. Hızlı bir çekilmenin Irak'a daha fazla zarar vereceğini söyleyenler de var. Siz ne düşünüyorsunuz?

Aradan altı sene geçti, ülke 2003'te işgal edildi. Dolayısıyla ABD'nin Irak'taki güçlerini periyodik bir plan dâhilinde çekmesi normal ve gerekli bir süreçtir. Askerlerini çekmesi ABD'nin de, bölgenin de ve dolayısıyla Türkiye'nin de lehinedir. Güven ve istikrar biraz buna bağlı. ABD'nin ilelebet  orada kalması da doğru değil. Iraklıların büyük bölümü ABD'nin güvenliği Irak kuvvetlerine devredip ülkeden çekilmesini istiyor. Burada hata zaten 2003'te yapıldı. ABD'nin ülkeyi işgal ederek Irak ordusu ve kurumlarını hemen dağıtması onarılmayacak bir hasar bıraktı. Şimdi Iraklılar bu yapıyı kurmaya çalışıyor. Patlamalar ve problemler var; ama Iraklılar devleti inşada iyi adımlar atıyor. Devletin ortaya çıktığını Irak ziyaretinde de açıkça gördük.

-Bir Kerküklü olarak kentteki yönetim belirsizliğini yakından izliyorsunuz. En son Birleşmiş Milletler (BM) Irak Özel Temsilcisi Staffan de Mistura Irak'taki sorunlu bölgelerin çözümüyle ilgili tavsiye raporunu Bağdat ve Erbil'e sundu. Rapor Ankara'da nasıl değerlendiriliyor?

Rapor Irak'ın ihtilaf bölgeleri olarak nitelendirilen bölgelerine eğiliyor. Hanekin ve başka bölgelerin yanında Kerkük'ü de ele alıyor. Bunu yaparken eski seçimlere, sayımlara ve demografik yapıya bakıyor. Kerkük konusunda da siyasilere önlerindeki yolları işaret ediyor; ama "şunu yapın" demiyor. Önerilerden biri 140. maddeyi baştan kaleme alıp, normalleşme, sayım ve referandumun hayata geçirilmesi. Normalleşme 1957 sayım neticelerini ele alarak mümkün olur. O günkü sayım hakiki Kerküklüleri verir. Bunun dışındaki göç hareketlerinin normalleştirmede kaale alınmaması lazım. Saddam ve Saddam sonrası teşviklerle demografi değiştirildi çünkü. Bu hâliyle çok zor bugün. İlk olarak Irak Anayasası'na aykırı. Diğer bir öneri ise Kerkük'ün hem Bağdat hem de Erbil kontrolünde yönetimi. Bu da iki başlılık demektir ki, mümkün olmaz. Meseleye bireysel olarak bakmakta fayda var. Bir yere bağlanmasından ziyade Kerküklülerin güç paylaşımıyla kendilerini yönetmeleri gerektiği ortaya çıkıyor. Raporda bu da var. Bölgedeki gruplar güç paylaşımını aramak için ‘gerçekleri arama komisyonu' da kurdu. Sonuçta Mistura'nın çalışması analitik bir rapor ve siyasetçilere ‘orta yolu bulun' diyor. Biz Kerkük'te bunu istedik, 'böyle yaparız' demek olmaz.

-Staffan de Mistura'nın raporunda Türkiye'nin tezlerine yakın öneriler var mı?

Hangi maddeden baktığınıza bağlı. Bir madde Kuzeye, diğer madde Bağdat'a bağlanmasını istiyor, üçüncüsü de 'hayır, ayrı bir bölge olacak' diyor. Arap, Kürt ve Türklerin farklı yaklaşımlarına göre farklı maddeler var. Orada bu katmanlar var ve kimse kimseyi inkâr edemez. Çözüm de oturup orta yolu bulmaktan geçiyor. Üniter Irak yapısını etkilemeyecek bir şekilde çözüm bulunması gerekiyor.

-Türkiye'nin Kerkük'te önerdiği çözüm nedir?

Türkiye, Kerkük meselesine Irak'ın bütünlüğü açısından bakıyor. Cumhurbaşkanımız bunu şöyle ifade ediyor: "Irak nasıl küçük bir Ortadoğu ise Kerkük de Irak'ın küçük bir sembolüdür." Ortadoğu'da farklı din ve mezhebe bağlı insanlar nasıl yaşıyorsa Kerkük'te de değişik gruplar birlikte yaşayabilme imkânı bulabilmeli. Biz meseleye uzlaşı ve eşitlik penceresinden bakıyoruz. Türkiye Irak'ın bütünlüğü içinde eşit, adil, çok etnikli ve yeni sorunlara yol açmayacak kalıcı bir çözümü tavsiye edebilir.

-Kerkük'te çözüm yakın mı?

Çözüm Kerkük ve Irak'taki insanların duruşuna bağlı. 1957 sayımını baz alıp, grupların anlaşmasına bağlı. Kimliklerin ön plana çıkarılması meseleyi çözümsüz hâle getiriyor. Kerküklülük ön plana çıkmalı. Zaten süreç bu yönde ilerliyor. Bir dönem birisi biraz saldırgan davranabilir; ama zamanla bunlar törpülenince insanlar oturup konuşmaya başlar. Şimdi oturup konuşuyorlar. İnsan hakları ön plana çıkınca sorun çözülecektir. Aradaki güç paylaşımı ve birbirini kabullenmeleri sevindirici.

-Suriye-İsrail arasındaki dolaylı görüşmelerde Türkiye önemli bir rol üstlendi. Davos sonrası bu sürecin son bulduğunu düşünenler var. Taraflar arasında yeni bir süreç söz konusu olur mu? Türkiye böyle bir süreçte yeniden arabuluculuk üstlenir mi?

Suriye ile İsrail arasında dolaylı görüşmeler vardı. Hatta çok iyi noktalara gelmiş bir süreçti. Bu dolaylı görüşmeleri Türkiye mi durdurdu? Hayır. Gazze saldırısından ötürü Suriye ile İsrail durdurdu. Yani kendileri askıya aldılar. İlk başta 'Türkiye arabulucu olayım' da demedi. İki taraf Türkiye'yi güvenilir bulduğu için aracı olmasını istedi. Türkiye arabuluculuğa soyunurken her iki ülkeden ciddi teminatlar istedi. Bu teminatları verdikleri için görüşmeleri şemsiyesi altına aldı Türkiye. Yaşanan gelişmelerin ardından yine de iki tarafın çözüm için dolaylı da olsa konuşması gerekiyor. Türkiye her iki ülkeden yine aynı doğrultuda bir istek alsa aynı rolü üstleneceğini belirtti. Ancak birtakım kabuller var. Şu anda Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye dâhil Filistin'de iki devlet isteği var. Çözümün bu şekilde geleceği düşünülüyor. Mesela, İsrail'deki yeni hükûmetin tavrı ne olur? Tekrar bir görüşme sürecini teşvik edici açıklamalar gelmiyor Tel Aviv'den. Gerçi yeni hükûmetin, eski hükûmetin taahhütlerini kabul etmesi süreci yeniden başlatır. Sürecin sonucunda da Ortadoğu'da kalıcı bir barış var. Türkiye'nin bundan şahsi çıkarı yok. Sadece ve sadece bölgede barış ve emniyetin tesisini istiyor. Suriye'nin Batı'ya çekilmesinde de bu var.

-Türkiye'nin Ortadoğu'da artan etkisi bölgede söz sahibi Mısır gibi ülkeleri rahatsız ediyor mu?

Türkiye'nin artan etkinliğinin bir rahatsızlık oluşturmaması lazım aslında. Mısır'ın çabaları önemlidir, ona da destek olmak lazım. Ülkeler problemlere hangi kanaldan destek verebileceklerse oradan hareket ederler. Dolayısıyla Mısır, Filistinli gruplar arasındaki görüşmelerde başarılı olabilecekse Türkiye bu konuda ona desteğe hazır. Eğer Mısır tarafı biriyle görüşmede sorun yaşıyorsa Türkiye o tarafla görüşmeye de var, kaldı ki geçmişte yaptı. Hamas buna örnek olabilir. Çünkü Hamas'ı Gazze saldırısından sonra ateşkese ikna eden ülke Türkiye olmuştur. Türkiye kiminle sorunu çözebilecekse onunla konuşur, bunu da nihai çözüme hizmet için yapar.

-Bölgedeki ateşi söndürme çabası, İran konusunda olduğu gibi, Türkiye'yi olumsuz etkileyebilir mi?

Biz bir ülkeyle ilişkilerimizi başka ülkelerin çıkar ve tavrına göre değil, kendi bakış açımıza göre düzenliyoruz diye biliyorum. İran büyük bir komşumuz ve iyi ilişkilerimiz var. Bunun devamında da ciddi çıkarlarımız var. Akrabalık ilişkilerimiz de var. Enerji bakımından da menfaatlerimiz var. Başka bir ülkenin isteği bu ilişki düzeyini değiştirmez. Eğer bir problem varsa ve Türkiye'den de çözüm konusunda destek isteniyorsa yardımcı olur. İran konusunda da tavrı bu.

-ABD Dışişleri Bakanı, Başkan Obama ziyareti öncesinde geldiği Ankara'da "Türkiye bir küresel aktördür' dedi. Türkiye küresel mi yoksa bölgesel bir aktör mü?

Zaman zaman Arap meslektaşlarınız bu yönde sorular yöneltiyor bana. Benim cevabım şöyle oluyor: Türkiye, NATO ve OECD üyesidir, AB ile gümrük birliğini imzalamış ülkedir ve AB'ye tam üyelik için müzakere yapıyor. Ancak aynı zamanda İKÖ üyesi, Arap Birliği'nde gözlemci, İslam Kalkınma Bankasının ikinci büyük sermayesi sahibi ve  Körfez ülkeleriyle stratejik ekonomik işbirliği anlaşması imzalayan bir ülkedir. Bazı kesimler Türkiye'nin Batı'dan ayrılıp Doğu'ya veya Doğu'dan ayrılıp Batı'ya yöneldiğini söyleyebilir. Ama bu pencereden bakıldığında bu ülkeyi kategorize etmenin doğru olmayacağı görülür. Türkiye farklı ve özel bir ülkedir. Türkiye bizatihi Türkiye'dir. Kendine özgü duruşundan ötürü hem bölgesel hem de küresel bir aktördür.

Aksiyon dergisi