Türkiye'nin son dönemde daha
da belirginleşen rolünü Cumhurbaşkanlığı
Ortadoğu Danışmanı Erşat Hürmüzlü ile
konuştuk. Ona göre, Ortadoğu'yla ilişkiler
vizyon ve sistem dâhilinde mesafesiz' hâle
dönüştü.

|
Türkiye'nin son dönemde daha da
belirginleşen rolünü
Cumhurbaşkanlığı Ortadoğu
Danışmanı Erşat Hürmüzlü ile
konuştuk. Ona göre, Ortadoğu'yla
ilişkiler vizyon ve sistem
dâhilinde mesafesiz' hâle
dönüştü.
|
Türkiye'nin son yıllarda Arap ve İslam
dünyasına yönelik geliştirdiği yeni vizyon
ve bu coğrafyada değişen Türkiye algısı,
Davos duruşu'nun ardından daha net görüldü.
Aynı zamanda Türkiye'nin bölgede üstlendiği
kilit rolün mahiyeti de anlaşıldı. İsrail'in
Gazze saldırısı bölgede yeni kırılmalar
oluştursa da Türkiye'nin kucaklayıcı
politikalarının bölgede yeni istikrar
adaları oluşturduğu bir gerçek. Zaten, ABD
Başkanı Barack Obama'nın Atlantik ötesi ilk
ziyaretini Türkiye'ye gerçekleştirmesi
Ankara'nın bu rolüne yoruluyor...
Dışişleri
Başkanlığı'ndan Çankaya'ya çıkan Abdullah
Gül ile Başbakan Tayyip Erdoğan ve kabinesi
bu açılımları farklı kollardan yürütüyor.
Ermenistan ile başlatılan yeni barış
inisiyatifiyle, Suriye-İsrail dolaylı
görüşmelerine zemin oluşturan da Ankara'nın
bu yeni vizyonu. Türkiye'nin sistematik
olarak gelişen vizyonunu, Cumhurbaşkanı
Gül'ün buna katkısını ve bölgedeki
yansımalarını, Gül'ün Ortadoğu Danışmanı
Erşat Hürmüzlü ile konuştuk. Kerkük doğumlu
Hürmüzlü, hem Irak'taki mevcut durum hem de
Kerkük meselesi hakkında önemli
açıklamalarda bulundu.
-Ortadoğu
ve İslam dünyası ile Türkiye arasında yeni
bir ilişki düzeyi oluştu. Davos'u da hesaba
katarak bu yeni ilişki boyutunu anlatır
mısınız?
Türkiye'nin bölgesi ve dışında kalan
ülkelerle ilişkileri daha önce de vardı.
Avrupa'ya yönelişimiz Osmanlı'nın son
döneminde başlamıştı, bugünün hadisesi
değil. Ortadoğu'yla ilişkilerimiz de,
coğrafyamızı değiştiremeyeceğimize göre,
hâliyle belirli bir düzeyde devam etmiş.
Bugün farklı olan şu: Bu ilişkiler bir
sisteme bağlandı. Bunun başında bütün
komşularla sorunların sıfıra indirilmesi
geliyor. Balkanlar, Avrupa, Uzakdoğu,
Ortadoğu ve Orta Asya ülkelerine yönelik
ciddi açılımlar ilişkilerin sistematik
olarak yürüdüğünü gösteriyor. Birtakım hedef
ve vizyonlarınızı sistem üzerine oturtur, bu
yönde yeni mekanizmaları, araçları devreye
sokarsanız başarıya ulaşıyorsunuz.
-Dış
ilişkilere yeni biz vizyon ve sistem
getirildi...
Evet. Aynı
zamanda Davos'ta sergilenen duruş da önemli.
Bu duruş sadece Ortadoğu'da değil, bütün
dünyada kabul gördü. Neden? Çünkü Davos'ta
sergilenen kişilikli bir duruştu.
Prensiplerinizi şu veya bu devlete göre
değiştirmediğinizi gösteriyorsunuz. Onun
için bu çıkış Türkiye'nin kişilikli duruşunu
ortaya koydu. Dünya da bu duruşa sahip olan
ülkeye saygı duyduğunu gösterdi.
-Yakın
döneme kadar bu coğrafyaların insanları
birbirine yabancıydı...
Hem
Türkiye hem de o coğrafyada (Ortadoğu-Arap
dünyası) birtakım şüphe ve peşin hükümler
vardı. Bunu aşmak için birbirimizi anlamaya
çalışmamız gerektiği fark edildi devletler
arasında. İnsanlarla konuşmaya, görüşmeye
başlandı, davetler yapıldı. Masada konuşuldu
problemler. Türkler Arapları tanımıyordu. 80
senedir aramızda ciddi bir tercüme çalışması
da olmadı. Bu iki coğrafya birbirinin bilim,
sanat veya kültür zenginliklerinin, hatta
Nobelli yazarlarının da farkında değildi.
Bilenler de İngilizce, Almanca tercümelerden
okuyordu. Ortadoğu enstitülerimiz vardı; ama
yeterli değildi. Durum zaten ortada; bu iki
coğrafyanın insanları şimdi Amerika'yı
yeniden keşfediyormuş gibi birbirini
tanımaya başladı.
-Osmanlı
dönemindeki aktif bağlar neden kopmuş?
Vizyon
meselesi gene. Birbirini tanımama, peşin
hükümler olmuş. Birileri aramıza bazı
konular koymuş ve demişler ki, Türkler
sizin hakkınızda şöyle düşünüyor.' Aynı
şekilde aynı kişiler bize de Araplar sizin
hakkınızda şöyle düşünüyor' demiş. O dönemde
bu söylentiler araştırılmamış ve sabit
olarak kabullenilmiş. Fakat ne zaman ki bir
araya gelip konuşmaya başladık, Ortadoğu'nun
bizim için çok önemli olduğunu söyledik,
onlar da Türkiye'nin kendilerini
kucaklayabileceğini gördü. Türkiye'nin
kendilerini Avrupa'ya taşıyabileceğini
anladılar. Tarihî ve kültürel bağların
yeniden canlandırılmasıyla birlikte
kopukluğun giderilme gereği anlaşılınca
aradaki meseleler kaldırıldı. Şimdi
Balkanlar'da olduğu gibi Ortadoğu'da artık
mesafesiz yakın ilişkiler oluştu.
-Dışişleri
Bakanlığı'ndan gelen Cumhurbaşkanı Gül
ilişkilerin normalleşmesinde etkili oluyor
mu?
Çok
etkilidir. Cumhurbaşkanı devleti bir bütün
olarak görüyor. Hükûmetiyle, sanatıyla,
kültürüyle, dış politikasıyla hepsini bir
bütün olarak kucaklar ve takdim eder. Sayın
Gül dışişleri bakanlığı ve başbakanlık
görevleri esnasında Ortadoğu'ya seyahatler
düzenledi. Bu seyahatler sayesinde güçlü
bağlar kuruldu bölge devletleriyle.
Cumhurbaşkanlığı döneminde de Gül'ün
kucaklayıcı politikaları bölgede umut
oluşturdu. 'Büyük devlet, güvenilir devlet'
imajı oluşturdu Cumhurbaşkanı Gül ve çok
yönlü ilişkiler tarihte görülmemiş bir
oranda ivme kazandı.
-Liderler
arası iyi münasebetler devletler arası
ilişkileri etkiliyor...
İnsani
münasebetlerin devletler arası ilişkilerde
pozitif bir yeri vardır. Mesela
Cumhurbaşkanı'nın son Irak ziyareti bu
duruma iyi bir örnektir. Daha önce birçok
lider sadece günübirlik ve sadece korunaklı
yeşil bölgede kaldı. Fakat Cumhurbaşkanı,
eşiyle yatılı kaldı, hem de yeşil bölgenin
dışında. Hanımefendi Irak'taki yetimleri
ziyaret etti, sosyal faaliyetleri izledi.
Bağdat'ta kabuller yaptı. Büyükelçiliğimizi
de beraber ziyaret ettiler. Dolayısıyla
Sayın Gül'ün Irak ziyaretinde birçok ilkler
yaşandı. Bunun yanında Sayın Gül ülkedeki
bütün katmanlarla, bütün kesimlerle bir
araya geldi. Hatta bu vesileyle daha önce
birbiriyle konuşmayan gruplar Türkiye'nin
davetine icabet edip aynı masada buluştu,
görüş alışverişinde bulundu. Sadece Irak
halkı değil, tüm Arap dünyası ziyaretin bu
yönlerini gördü ve anladı.
-Gül'ün
ziyaretinin Irak'taki iç sürece katkısı oldu
mu?
Cumhurbaşkanı Gül, Irak ziyaretiyle o
dönemde çatışma içinde olan Iraklı Şii ve
Sünni grupları bir araya getirdi. Irak'ta
özlenen bir tabloydu bu. Ziyarette
Türkiye'nin ülkedeki tüm katmanlarla
görüşmeler yapması hâlâ diyaloğun mümkün
olduğunu gösterdi. Mesela farklı
partilerdeki Türkmenler de, Kürtler de,
Araplar da Gül ile bir araya geldi. Bu tablo
gerçekten önemliydi. Umutlarımızı yeşertti.
-Başkan
Obama'nın Çankaya ziyaretinde ABD'nin
Irak'tan çekilmesi gündeme geldi mi? Türkiye
çekilmeye nasıl yaklaşıyor? Bu aynı zamanda
Büyük Ortadoğu Projesi'nin son bulması
anlamına gelir mi?
Sadece biz
değil, ABD'deki idare de şunun farkına
vardı: Dünyada yeni bir süreç başladı. Eski
sayfa kapandı. Eski sayfada Benim yanımda
olmayan karşımdadır.' anlayışı vardı. Fakat
şimdi birtakım gerçekler var; yeni ABD
Başkanı Benim için diyalog önemlidir'
diyor. Bu vizyonunu Türkiye ziyaretinde de
telaffuz etmişti. Sayın Obama bundan
herkesin emin olmasını istedi ve bu mesajı
vermek için TBMM'yi seçti. Bu çok manidar.
Sadece Türkiye'ye değil, tüm dünyaya
sesleniyor 'Beni böyle görün' diyor. O
bakımdan Ortadoğu'nun bu vizyona hazır
olması ve uzatılan eli görmesi gerektiğini
düşünüyoruz. Filistinliler arasındaki,
Araplar arasındaki anlaşmazlıklar
giderilmediği ve yeni ABD yönetimi karşısına
birlik beraberlik içinde çıkılmadığı
takdirde eski acılar yaşanır. Bir müddet
sonra da ABD bu politikalardan
vazgeçebilir. Bu bağlamda Ortadoğu'ya da
önemli görevler düşüyor, hazırlıklı olmaları
gerekiyor. İyi cevap vermek lazım Washington
yönetimine.
-Çekilme
konusuna gelirsek...
ABD ile
Türkiye iki müttefik ülke. Sadece Obama'nın
ziyaretinde değil, NATO Zirvesi'nde de
Başbakanımız ve Cumhurbaşkanımızla olan
görüşmelerde bütün bu konular (çekilme)
gündeme getirildi ve basına yansıdı.
Görülüyor ki ABD müttefik olarak gördüğü
Türkiye ile istişareye önem veriyor.
-Çekilme
konusunda Türkiye'nin hazırlığı var mı?
Türkiye,
Irak'ın egemenlik ve istikrara tekrar
kavuşması ve yabancı güçlerin çekilmesi
konularında her türlü yardıma hazır olduğunu
daha önce de teyit etti.
-ABD'nin
çekilmesi Irak'ta hemen bir normalleşme
getirmeyecek sanırım. Hızlı bir çekilmenin
Irak'a daha fazla zarar vereceğini
söyleyenler de var. Siz ne düşünüyorsunuz?
Aradan
altı sene geçti, ülke 2003'te işgal edildi.
Dolayısıyla ABD'nin Irak'taki güçlerini
periyodik bir plan dâhilinde çekmesi normal
ve gerekli bir süreçtir. Askerlerini çekmesi
ABD'nin de, bölgenin de ve dolayısıyla
Türkiye'nin de lehinedir. Güven ve istikrar
biraz buna bağlı. ABD'nin ilelebet orada
kalması da doğru değil. Iraklıların büyük
bölümü ABD'nin güvenliği Irak kuvvetlerine
devredip ülkeden çekilmesini istiyor. Burada
hata zaten 2003'te yapıldı. ABD'nin ülkeyi
işgal ederek Irak ordusu ve kurumlarını
hemen dağıtması onarılmayacak bir hasar
bıraktı. Şimdi Iraklılar bu yapıyı kurmaya
çalışıyor. Patlamalar ve problemler var; ama
Iraklılar devleti inşada iyi adımlar atıyor.
Devletin ortaya çıktığını Irak ziyaretinde
de açıkça gördük.
-Bir
Kerküklü olarak kentteki yönetim
belirsizliğini yakından izliyorsunuz. En son
Birleşmiş Milletler (BM) Irak Özel
Temsilcisi Staffan de Mistura Irak'taki
sorunlu bölgelerin çözümüyle ilgili tavsiye
raporunu Bağdat ve Erbil'e sundu. Rapor
Ankara'da nasıl değerlendiriliyor?
Rapor
Irak'ın ihtilaf bölgeleri olarak
nitelendirilen bölgelerine eğiliyor. Hanekin
ve başka bölgelerin yanında Kerkük'ü de ele
alıyor. Bunu yaparken eski seçimlere,
sayımlara ve demografik yapıya bakıyor.
Kerkük konusunda da siyasilere önlerindeki
yolları işaret ediyor; ama "şunu yapın"
demiyor. Önerilerden biri 140. maddeyi
baştan kaleme alıp, normalleşme, sayım ve
referandumun hayata geçirilmesi. Normalleşme
1957 sayım neticelerini ele alarak mümkün
olur. O günkü sayım hakiki Kerküklüleri
verir. Bunun dışındaki göç hareketlerinin
normalleştirmede kaale alınmaması lazım.
Saddam ve Saddam sonrası teşviklerle
demografi değiştirildi çünkü. Bu hâliyle çok
zor bugün. İlk olarak Irak Anayasası'na
aykırı. Diğer bir öneri ise Kerkük'ün hem
Bağdat hem de Erbil kontrolünde yönetimi. Bu
da iki başlılık demektir ki, mümkün olmaz.
Meseleye bireysel olarak bakmakta fayda var.
Bir yere bağlanmasından ziyade Kerküklülerin
güç paylaşımıyla kendilerini yönetmeleri
gerektiği ortaya çıkıyor. Raporda bu da var.
Bölgedeki gruplar güç paylaşımını aramak
için gerçekleri arama komisyonu' da kurdu.
Sonuçta Mistura'nın çalışması analitik bir
rapor ve siyasetçilere orta yolu bulun'
diyor. Biz Kerkük'te bunu istedik, 'böyle
yaparız' demek olmaz.
-Staffan
de Mistura'nın raporunda Türkiye'nin
tezlerine yakın öneriler var mı?
Hangi
maddeden baktığınıza bağlı. Bir madde
Kuzeye, diğer madde Bağdat'a bağlanmasını
istiyor, üçüncüsü de 'hayır, ayrı bir bölge
olacak' diyor. Arap, Kürt ve Türklerin
farklı yaklaşımlarına göre farklı maddeler
var. Orada bu katmanlar var ve kimse kimseyi
inkâr edemez. Çözüm de oturup orta yolu
bulmaktan geçiyor. Üniter Irak yapısını
etkilemeyecek bir şekilde çözüm bulunması
gerekiyor.
-Türkiye'nin Kerkük'te önerdiği çözüm nedir?
Türkiye,
Kerkük meselesine Irak'ın bütünlüğü
açısından bakıyor. Cumhurbaşkanımız bunu
şöyle ifade ediyor: "Irak nasıl küçük bir
Ortadoğu ise Kerkük de Irak'ın küçük bir
sembolüdür." Ortadoğu'da farklı din ve
mezhebe bağlı insanlar nasıl yaşıyorsa
Kerkük'te de değişik gruplar birlikte
yaşayabilme imkânı bulabilmeli. Biz meseleye
uzlaşı ve eşitlik penceresinden bakıyoruz.
Türkiye Irak'ın bütünlüğü içinde eşit, adil,
çok etnikli ve yeni sorunlara yol açmayacak
kalıcı bir çözümü tavsiye edebilir.
-Kerkük'te
çözüm yakın mı?
Çözüm
Kerkük ve Irak'taki insanların duruşuna
bağlı. 1957 sayımını baz alıp, grupların
anlaşmasına bağlı. Kimliklerin ön plana
çıkarılması meseleyi çözümsüz hâle
getiriyor. Kerküklülük ön plana çıkmalı.
Zaten süreç bu yönde ilerliyor. Bir dönem
birisi biraz saldırgan davranabilir; ama
zamanla bunlar törpülenince insanlar oturup
konuşmaya başlar. Şimdi oturup konuşuyorlar.
İnsan hakları ön plana çıkınca sorun
çözülecektir. Aradaki güç paylaşımı ve
birbirini kabullenmeleri sevindirici.
-Suriye-İsrail arasındaki dolaylı
görüşmelerde Türkiye önemli bir rol
üstlendi. Davos sonrası bu sürecin son
bulduğunu düşünenler var. Taraflar arasında
yeni bir süreç söz konusu olur mu? Türkiye
böyle bir süreçte yeniden arabuluculuk
üstlenir mi?
Suriye ile
İsrail arasında dolaylı görüşmeler vardı.
Hatta çok iyi noktalara gelmiş bir süreçti.
Bu dolaylı görüşmeleri Türkiye mi durdurdu?
Hayır. Gazze saldırısından ötürü Suriye ile
İsrail durdurdu. Yani kendileri askıya
aldılar. İlk başta 'Türkiye arabulucu
olayım' da demedi. İki taraf Türkiye'yi
güvenilir bulduğu için aracı olmasını
istedi. Türkiye arabuluculuğa soyunurken her
iki ülkeden ciddi teminatlar istedi. Bu
teminatları verdikleri için görüşmeleri
şemsiyesi altına aldı Türkiye. Yaşanan
gelişmelerin ardından yine de iki tarafın
çözüm için dolaylı da olsa konuşması
gerekiyor. Türkiye her iki ülkeden yine aynı
doğrultuda bir istek alsa aynı rolü
üstleneceğini belirtti. Ancak birtakım
kabuller var. Şu anda Amerika Birleşik
Devletleri ve Türkiye dâhil Filistin'de iki
devlet isteği var. Çözümün bu şekilde
geleceği düşünülüyor. Mesela, İsrail'deki
yeni hükûmetin tavrı ne olur? Tekrar bir
görüşme sürecini teşvik edici açıklamalar
gelmiyor Tel Aviv'den. Gerçi yeni hükûmetin,
eski hükûmetin taahhütlerini kabul etmesi
süreci yeniden başlatır. Sürecin sonucunda
da Ortadoğu'da kalıcı bir barış var.
Türkiye'nin bundan şahsi çıkarı yok. Sadece
ve sadece bölgede barış ve emniyetin
tesisini istiyor. Suriye'nin Batı'ya
çekilmesinde de bu var.
-Türkiye'nin Ortadoğu'da artan etkisi
bölgede söz sahibi Mısır gibi ülkeleri
rahatsız ediyor mu?
Türkiye'nin artan etkinliğinin bir
rahatsızlık oluşturmaması lazım aslında.
Mısır'ın çabaları önemlidir, ona da destek
olmak lazım. Ülkeler problemlere hangi
kanaldan destek verebileceklerse oradan
hareket ederler. Dolayısıyla Mısır,
Filistinli gruplar arasındaki görüşmelerde
başarılı olabilecekse Türkiye bu konuda ona
desteğe hazır. Eğer Mısır tarafı biriyle
görüşmede sorun yaşıyorsa Türkiye o tarafla
görüşmeye de var, kaldı ki geçmişte yaptı.
Hamas buna örnek olabilir. Çünkü Hamas'ı
Gazze saldırısından sonra ateşkese ikna eden
ülke Türkiye olmuştur. Türkiye kiminle
sorunu çözebilecekse onunla konuşur, bunu da
nihai çözüme hizmet için yapar.
-Bölgedeki
ateşi söndürme çabası, İran konusunda olduğu
gibi, Türkiye'yi olumsuz etkileyebilir mi?
Biz bir
ülkeyle ilişkilerimizi başka ülkelerin çıkar
ve tavrına göre değil, kendi bakış açımıza
göre düzenliyoruz diye biliyorum. İran büyük
bir komşumuz ve iyi ilişkilerimiz var. Bunun
devamında da ciddi çıkarlarımız var.
Akrabalık ilişkilerimiz de var. Enerji
bakımından da menfaatlerimiz var. Başka bir
ülkenin isteği bu ilişki düzeyini
değiştirmez. Eğer bir problem varsa ve
Türkiye'den de çözüm konusunda destek
isteniyorsa yardımcı olur. İran konusunda da
tavrı bu.
-ABD
Dışişleri Bakanı, Başkan Obama ziyareti
öncesinde geldiği Ankara'da "Türkiye bir
küresel aktördür' dedi. Türkiye küresel mi
yoksa bölgesel bir aktör mü?
Zaman
zaman Arap meslektaşlarınız bu yönde sorular
yöneltiyor bana. Benim cevabım şöyle oluyor:
Türkiye, NATO ve OECD üyesidir, AB ile
gümrük birliğini imzalamış ülkedir ve AB'ye
tam üyelik için müzakere yapıyor. Ancak aynı
zamanda İKÖ üyesi, Arap Birliği'nde
gözlemci, İslam Kalkınma Bankasının ikinci
büyük sermayesi sahibi ve Körfez
ülkeleriyle stratejik ekonomik işbirliği
anlaşması imzalayan bir ülkedir. Bazı
kesimler Türkiye'nin Batı'dan ayrılıp
Doğu'ya veya Doğu'dan ayrılıp Batı'ya
yöneldiğini söyleyebilir. Ama bu pencereden
bakıldığında bu ülkeyi kategorize etmenin
doğru olmayacağı görülür. Türkiye farklı ve
özel bir ülkedir. Türkiye bizatihi
Türkiye'dir. Kendine özgü duruşundan ötürü
hem bölgesel hem de küresel bir aktördür.
Aksiyon dergisi |